Ders notlari


sayfa1/4
s.ogren-sen.com > Edebiyat > Ders
  1   2   3   4


İYTE

TÜRK DİLİ II (TURK 202)

DERS NOTLARI*
1. BÖLÜM: EDEBİYAT BİLGİ VE KURAMLARI

1.1. EDEBİYATIN TANIMI VE İŞLEVİ

Sosyal bir canlı türü olan insan, bilgi, düşünce ve duygularını ortak bir “dil” aracılığıyla paylaşabildiğine göre “kültür”ün var oluşunun temelinde o dil ve o dilde söylenen ve yazılan her şeyi içeren edebiyat yatar.

Kelime anlamı

Edebiyat, Arapça edeb kelimesinden gelmiştir, anlamı; “Güzel ahlak, söz ve yazı bakımından yanlışa düşmekten sakınıp korunmaya yarayan ilim”dir. “Edîb” (yazar) kelimesi de buradan türemiştir.

Edebiyat kelimesinin anlamını bilmek onu tanımakla olmaz. Bir adamın önüne iki yüz kitap koysanız; bunların içinde fizik, coğrafya, roman, kimya, şiir, felsefe, hukuk, tiyatro oyunları, matematik, sosyoloji kitapları bulunsa ve bu adama “edebiyat” kitaplarını bir tarafa ayır deseniz adam edebiyatı tanımlamasa da bu işi pekâlâ yapar. Betimleyici anlamda kullandık mı bütün şiirler, romanlar, hikâyeler, oyunlar, iyisi kötüsü hepsi edebiyattır. Değerlendirici anlamda kullandık mı o zaman kullanana göre eserler arasında bir ayıklama başlar. Bazıları “Mehmet Emin Yurdakul’un eserleri şiir değildir”, der; bazıları Orhan Veli’yi şair saymaz. Bu bakımdan “edebiyat”ın bu iki kullanımını ayırmak gerekiyor.

Sanatın işlevi nedir sorusuna baktığımızda ise yine genel geçer bir kurala ulaşmak zor. Kimine göre estetik yaşantı uyandırmak, kimine göre bilgi vermek, heyecan uyandırmak vs.’dir.

Bir eserin iyi ya da güzel olduğunu söylemek ne demektir? Bu gibi yargılar nesnel midir, yoksa öznel mi? Güzellik eninde sonunda bir zevk meselesi değil midir?

Mesela iki kişi konuşuyor:

  1. Patlıcan kızartması sarımsaklı yoğurtla iyi olur.

  2. Ben domatesli severim.

A. Eh, zevk meselesi.

Böyle bir konuşma uzun bir tartışmaya dönmez ve “renkler ve zevkler tartışılmaz” diyerek kapatılır. Ama;

  1. Dün akşam gördüğümüz film çok iyi idi.

  2. Bence çok kötü idi, hiç beğenmedim.

  1. Eh, zevk meselesi.

Acaba bu konuşmayı da “zevk meselesi” diyerek sonuçlandırıverebilir miyiz? Bu öznelci görüşü patlıcan konusunda kolayca kabul etmemize karşılık sanat konusunda yadırgıyoruz. Görülüyor ki “hoşlanma” bir eserin iyi (güzel) olması için yeterli bir neden sayılmıyor.
Genel anlamda edebiyatı şöyle tanımlayabiliriz: Sakladıkları ve gösterdikleriyle farklı zihniyetlerin ve bilgi yapılarının ortaya çıkarılmasında muazzam görevler üstlenen bir iletişim ve sanat aracıdır.
1.2. EDEBİYAT KURAMLARI (TEORİLERİ)

Batı’da “Sanat nedir?” sorusuna verilen ilk cevap, sanatı bir yansıtma, benzetme ya da taklit olarak görme eğilimindeydi.
1.2.1. Yansıtma Kuramı: Sanatı bir yansıtma olarak görmek yüzyıllar boyu devam etmiş ve zamanımıza kadar gelmiş bir kuramdır. Platon’un Devlet1 diyalogunda Sokrates ressamın yaptığı işi şöyle anlatır: “İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları”. Yani ressamın yaptığı işin dünyaya bir ayna tutmak olduğunu söyler. Şairin de ressamdan farklı olmadığını belirtir. Platon’a göre ressamın renklerle yaptığını şair kelimelerle yapar ve şu gördüğümüz duyular dünyasını anlatır. O halde kopyanın kopyası olduğu için sanat eserleri bizi hakikate ulaştırmaz, bize gerçekliği yansıtmaz, tersine bizi hakikatten uzaklaştırır. Ona göre insanın amacı idea’lara yönelmek olmalıdır; oysa sanatçı bizi ters yola götürüyor.

  • Stendhal “Kırmızı ve Siyah”ta “Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman.” der.

  • Marksist Plehanov “Edebiyat ve sanat hayatın aynasıdır.” der.

  • R. M. Ekrem “Araba Sevdası2”na yazdığı önsözde hikâye ve romanın “birer ibret aynası” olduğunu söyler.

İlk çağlarda salt güzelliğinden zevk alınacak bir sanat eseri kavramı henüz belirmemişti bile. Edebiyat topluma etkisi bakımından ele alınıyordu.

Platon’un ahlak yönünden edebiyata itirazı ise şöyledir:

  • Edebiyat bizim duygusal yanımıza seslenir. Coşkun duygularla davranan kişiler bizi çeker ve heyecanlandırır. Oysa dengeli insan, bilge kişi aklını kullanarak duygularını dizginlemesini bilen kişidir.

Platon’un öğrencisi Aristoteles “Poetika” adlı eseriyle edebiyat kuramı konusunda büyük bir adım atmıştır. Platon’un duyular dünyasının dışında var olduğunu söylediği idealar (formlar) Aristoteles’e göre duyu dünyasındandır. Madde ve form daima bir aradadır. Bundan dolayı sanatçının yansıttıkları (taklit ettikleri) duyu dünyasından olmakla beraber genel olanı açıklayabilir. Onun dışında sanatçı bizi gerçeklikten uzaklaştıran bize sahte bilgiler sunan biri değil, bize hayatı açıklayan insandır.

Sanatın işlevi ve etkileri konusunda da şöyle düşünür:

Tragedyanın3 tanımını yaparken “Acıma ve korku duygularını arındırmak suretiyle bu duyguların arınmasını (katharsis) sağlar.” diyor. Diğer bir deyişle seyircinin izlenen oyundaki korku ve acıma öğelerini, kendi başına geliyormuş gibi düşünerek, bu duygulardan arınması olgusuna katharsis denir. O halde Aristoteles Platon’un aksine tragedyanın ahlak bakımından yararlı olduğuna inanıyordu. Aristoteles’in katharsis kavramı, bütün sanatların kökeninde bulduğumuz, algılayıcısını değiştirme, ona bilinç verme, bu dünyayı tanımakla kalmayıp ona dünyayı değiştirme gücü kazandırma gibi sanatın çağdaş işlevine kaynaklık eder.

Batı’da sanatın yansıtma olduğu fikri Rönesans’tan sonra tekrar canlanmış ve neoklasikler Aristoteles’i izlerken onun görüşlerini şöyle yorumlamışlardır:
1. Sanat genel tabiatın yansıtılmasıdır: Homeros ve Shakespeare gibi yazarlar, yöresel ve özel olana itibar etmezler. Savundukları değerler, kişilerin duyguları ve tutkuları her zaman herkesin anlayacağı cinstendir. Yazar genel tabiatı yansıtırsa okura sadece gerçekliği sunmakla kalmaz, aynı zamanda her çağın okuruna seslenecek sağlam konuları işlemekle klasik olma imkânı kazanır.
2. Sanat idealleştirilmiş tabiatın yansıtılmasıdır: Dünyada kaba, çirkin, hoşa gitmeyen şeyler, haksız olaylar vardır. Sanat eserinin zevk vermesi beklendiğine göre bu hoşa gitmeyen şeyleri atması, yalnız güzeli, hoş olanı seçmesi doğru olur. (Neo-Platoncu yaklaşım)
İşlev:

Sanatın işlevi konusunda Platon olumlu düşünmüyor, edebiyatın zararlı etkilerinden söz ediyor.

Aristoteles ise edebiyatın bir çeşit bilgi kazandırdığını ve tragedyanın da bir çeşit bilgi kazandırdığını söylüyor.

Rönesans ve Neoklasik çağ düşünürleri ise sanatın iki işlevi olduğunu söylüyor:

  1. zevk vermek

  2. eğitmek


1.2.2. Yansıtma Kuramı II

19. ve 20. yy.larda sanatı açıklamak için yansıtma kavramını kullanan en önemli kuram Marksist Estetik’tir. Gerçekçilik akımına bağlıdır.

  • Klasik çağdan sonra romantizm uzun süre hâkim olur; ardından 19. yy. ortalarından itibaren bu akıma tepki olarak realizm (gerçekçilik) akımı ortaya çıkar. O da yansıtma ilkesine inanan bir sanat anlayışına sahiptir. (Fransa’da Stendhal, Balzac, Zola, Flaubert; Rusya’da Tolstoy, Çehov, Gorki realisttir.)

→ Stendhal “yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman.” der.

  • Romantiklerin günlük gerçeklerden uzak, idealleştirilmiş konularının aksine, gerçekçi bir yazar çağdaş toplumu konu ediniyordu ve bunu gözlemlerine dayanarak yansıtıyordu.

  • Yazar gerçekçiliği yansıtacaksa bunu bütün yönleriyle yansıtmalıdır. Çirkin, iğrenç, ayıp addedilen şeyler de sanata sokulabilmelidir.

  • Determinizmi benimserler: İnsanlar dünyasında her şeyin bir nedeni vardır ve bunları bilmek toplumsal yasaları bilmek demektir.

  • “Olaylar rastlantılarla, mucizelerle açıklanamaz; psikolojik ve sosyal kanunlarla açıklanabilir. Böyle bir gerçekliği yansıtacak olan yazarın tutumunun da laboratuvarda deney yapan bir bilim adamınınki kadar tarafsız olması gerekmez mi?” diye düşünüyorlar.


“Marksist Estetik”i iki döneme ayırmak gerekir:

  1. 1934’e kadar olan dönem: Marx, Engels, Plehanov gibi düşünürlerin sanat eseri ile ekonomik yapı arasındaki ilişkiyi araştırdıkları dönem. (Marx da Engels de edebiyata düşkündürler.)

  2. 1934’ten sonraki dönem: Toplumcu gerçekçiliğin kabul edildiği dönem.


Marksizm, ekonomik teori üzerine oturtulmuş bir tarih felsefesidir ve iddia eder ki; tarihin gelişmesi birtakım kanunlara göre cereyan eder. Tarihî maddeciliğe dayanan bu teori toplumun eninde sonunda sosyalizme ve nihayet komünizme varacağını öngörür.

Tarihi maddeciliğe göre üretim güçleri ve üretimi yapan sosyal grupların birbirleriyle ilişkisi o toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. Alt yapı denilen bu ekonomik yapı o toplumun üst yapısı denilen ahlakî, hukukî, dinî görüşlerini ve sanat anlayışını belirler.

Sanat (edebiyat) da üst yapının bir parçası olduğuna göre o da dönemin ideolojisini yansıtacak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecektir.

Lenin’in “Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı” adlı yazısında “Edebiyat parti edebiyatı olmalıdır. Kahrolsun partizan olmayan yazarlar! Kahrolsun edebiyatın üstün adamı! Edebiyat proletaryanın genel davranışının bir parçası olmalıdır.” sözleriyle edebiyatı hangi anlamda kullandığı tartışma konusu olsa da bu görüşlerin toplumcu gerçekçiliğin temelini oluşturduğu kabul edilir.
1.2.3. ANLATIMCILIK I

Romantiklere Göre Sanat:

Sanat eserinin ne olduğu sorusuna cevap vermeye çalışan bir diğer kuram da anlatımcılık (expressionism)tır. Rönesans’ta bireycilik hareketinin gerekli ortamı hazırlaması ile ancak 19. yy.da romantizm akımıyla sanatçının kendi duygu ve yaşantıları üzerinde durulmaya başlanır. Artık sanatçı işin merkezidir; zira romantiklere göre eserin en önemli özelliği duyguları anlatmasıdır. Eser artık bir ayna olmaktan çıkıyor, sanatçının iç dünyasına ruhuna açılan bir pencere oluyor.
Yaratma Olarak Anlatımcılık:

Anlatım adlandırma değildir. Duygunun anlatımı ile betimlendirilmesi (adlandırılması) arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Bir duygunun anlatımı o duygunun adını vermekle olmaz.

Benim şurada, şu anda belirli bir nedenden ötürü duyduğum öfke, şüphesiz öfkenin bir örneğidir, bunu öfke olarak tanımlayan kimse de gerçeği söylemiş olur. Ama bu yalnızca öfke değil, ondan çok öte bir şeydir: şimdiye kadar hiç duymadığım belki de hiç duymayacağım, özelliği olan bir öfkedir. Bu duygunun bilincine varmak yalnızca duygunun öfke olduğunun değil, özel çeşitten bir öfke olduğunun bilincine varmaktır.” (R.G. Collingwood, The Principles of Art)

Öyleyse “öfkeliyim” demekle insan, duygusunu anlatmış (dile getirmiş) olmaz, betimlemiş ya da adlandırmış olur.

Duygunun dile getirilişinde adını söylemenin yeri yoktur ve gerçek bir sanatçı da buna başvurmaz.

Duygunun adını verme genellemeye yol açar, bir sınıflandırmadır. Anlatımda ise bireyselleştirme söz konusudur.

Bilginin iki çeşidi vardır: “Ya sezgiseldir ya da mantıksal; ya imgelem (muhayyile-hayal etme) ile elde edilir ya da akıl ile ya tikel olanın bilgisidir ya da evrensel olanın; ya bireysel şeyler hakkındadır ya da onlar arasındaki ilintiler hakkında; yani ya görüntüler meydana getirir ya da kavramlar”

Bu kurama göre muhayyile ile elde edilen, sezgisel olanın bilgisi sanata özgü bilgidir. Sanatçı duygusunu dile getirme çabasındadır. Bunu yaparken de bireyselliği yakalamış olur. O halde genel ve evrensel olandan uzak durmak gerektiğini düşünürler.


1.2.4. ESERE DÖNÜK KURAMLAR:

  • RUS BİÇİMCİLİĞİ, YENİ ELEŞTİRİ ve YAPISALCILIK

Bu kuramları savunanlara göre, sanat eserini diğer yapıtlardan ayıran özellik, dış dünya, sanatçı ya da okurla olan ilişkisinde değil eserin kendi düzeninde bulunur.
Yeni Eleştiri (New Criticism) adını alan Anglo-Amerikan4 biçimciliği 1930’larda başladı ve 1950’lere kadar etkinliğini sürdürdükten sonra 1960’larda hızını kaybetti.

Yeni Eleştiri’nin de kendinden önceki edebiyat ve eleştiri anlayışına tepki olarak doğduğunu söyleyebiliriz.

Yansıtmacıların ve anlatımcıların kuramlaştırdığı, sağduyuya uygun bu anlayışa göre okumaya değer şiirler, romanlar, öyküler; dünya, yaşam, yazıldıkları dönem ve insan tabiatı hakkında birtakım gerçekleri yansıtırlar. Bize sundukları ve öğrettikleri gerçeklerden ötürü değerlidir sanat eserleri. Anlatımcılık buna sanatçının değerini de katıyor ve diyordu ki, okur olarak biz eser sayesinde sanatçının zengin dünyasını, duyarlılığını, ince duygularını paylaşmak, dünyaya ve yaşama böyle üstün bir insanın gözleriyle bakma imkânı buluruz.

Bu kuramların ortak özelliği edebiyata edebiyat olarak bakmak yerine, dikkatlerini başka yerlere çevirmeleriydi.

Yeni Eleştiri’ye göre ise bir edebiyat eseri, yazarından, okurundan ve yazıldığı tarihin toplumsal ve tarihsel koşullarından bağımsız, kendi başına yeterli olan, kapalı dilsel bir düzendir. Bu düzene “organik birlik” adını veriyorlar. Eserdeki her öğenin eserin değeri için gerekli olması, gereksiz hiçbir öğenin bulunmaması ve bu öğelerin birbirleriyle etkileşim halinde olması ile sağlanan düzene organik birlik adı verilir.

Örneğin; Leyla ve Mecnun konusu edebiyatımızda pek çok kez işlenmiştir. Ali Şir Nevayi, Hamdullah Hamdi ve Fuzulî’nin konusu aynı ama içerikleri başkadır. Eserde yer alan Leyla, Mecnun ve diğer kişilerin düşünceleri, duyguları, psikolojileri vb. içeriği oluşturur. Biçim de eserde yer alan bütün öğelerin birbirine bağlanıp örülerek meydana getirdikleri düzendir. Burada içerikle biçimin birleştiği görülüyor.

Temsilcileri: I.A. Richards (Ivor Armstrong Richards) ve T.S. Eliot (Thomas Stearns Eliot)’tur.
Rus Biçimciliği: Yeni Eleştiricilerle birçok ortak noktaları olan Rus Biçimcileri ürünlerini aşağı yukarı 1915-1930 yılları arasında verdikleri için esere dönük biçimci yaklaşımı Yeni Eleştiri akımından önce başlatmış sayılırlar. Yapısalcılığın temelini oluşturur. Sanatı duygu anlatımı olarak algılayan, sanatçıyı merkeze yerleştiren ya da sanatı açıklamak için tarihe, sosyolojiye, politikaya başvuran incelemeleri reddederken, eserden hareket etmeyi amaçlarlar.
İddiaları şu: Biz dış dünyaya, nesnelere, davranış ve düşünüş biçimlerine baka baka bunları kanıksarız. Şiir ise kendine özgü dili sayesinde bu kanıksamayı sarsarak, nesneleri, davranışları, düşünceleri ve duyguları taze bir bakışla yeniden görmemizi, yeniden algılamamızı sağlar. Çünkü bu dil alıştığımız dilden farklıdır. Mesela Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiirinden alınmış ölümden söz eden şu dizelere bakalım:

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında,

Camide musalla taşına konmuş tabutun önünde cemaatin cenaze namazı kılması, insanların defalarca tanık olduğu ve kanıksadığı bir olaydır. Tarancı, musalla taşını bir tahta, ölüyü bir sultana, cemaati de onun önünde elpençe duran ve yerlere kapanan kullarına benzetmek suretiyle kanıksadığımız bu sahneyi bize bir şekilde gösteriyor, alışkanlığımızı sarsıyor.

Yukarıdaki dizelerde dil belirli bir vezinle ritme sokulmuştur. (örneğin “ta” sesinin saltanat, taht, taşında kelimelerinde, “sal” sesinin “saltanat, misal, musalla” kelimelerinde tekrarı ve ikinci dizenin ilk yarısını oluşturan “taht misali” kelime grubundaki ilk harflerin “musalla taşında” kelime grubunda tersine kullanılmasıyla kurulan ses dengesi gibi özellikler, dilin günlük kullanılışında rastlamadığımız bir özel düzenlemeyi sergiliyor.

Demek ki edebiyat eserinin yaptığı gerçekliği yansıtmak değil, onu değişik bir biçimde algılatmaktır.
Yapısalcılık: Edebiyatta yapısalcılığı Fransa’da 1960’lı yıllarda Roland Barthes, Greimas ve Bulgar asıllı Todorov başlattı.

Yapısalcılık yalnızca bir edebiyat kuramı değil, çeşitli bilim alanlarına da uygulanan bir yöntemdir. Ancak kaynağı Ferdinand de Saussure’ün kurduğu yapısal dilbilimi kuramdır. Yapısalcılar edebiyatın dilinkine benzer olduğuna inandıkları düzenleniş kurallarını, yapısını saptamaya çalışmışlardır. Onlara göre söylenen söze anlamı veren dil sistemi olduğuna göre, eseri yorumlamak için sanatçıya değil, eserin anlamını üreten, anlamamayı sağlayan yapıya eğilmemiz gerekir. Yeni Eleştiri eserin tematik birliğinden, organik yapısından çıkan doğru bir tek anlamı olabileceğini söylüyordu. Başka bir deyişle, doğru ve tek anlamı garanti eden sanatçının amacı değil, tutarlı bir bütün olan eserin kendisiydi. Yapısalcılar sanatçıyı, anlamı belirleyen bir otorite olarak kabul etmedikleri gibi, eserin de tek bir anlamı olabileceğini de reddederler. Sözcükler gibi metinler de birkaç anlama gelebileceği için çok anlamlıdırlar. Yapısalcı eleştiri değerlendirici değildir; Yeni Eleştiri gibi edebiyatın kazandırdığı yaşantının değeri üzerinde durmaz, içerik olarak dış dünya ile yaşam ile ilgilenmez. Daha doğrusu, içerik, yapısalcılara göre anlamı üreten yapının kendisinden ibaret olduğu için bu yapıyı çözümlemeye yönelir.

Yapısal Dilbilim:

20. yy.’ın başlarında Ferdinand de Saussure ile ortaya çıktı. Ölümünden sonra 1916 yılında ders notlarının “Genel Dilbilim Dersleri” adı altında yayımlanması ile dil biliminde yeni bir çığır açıldı. O zamana kadar dilbilimciler için dil, birtakım dil olgularının toplamı idi. Dil çalışmaları zaman içersinde bir dilin geçirdiği değişiklikleri incelemek ve bunların kurallarını bulmaktı. Dilin zaman içerisindeki evrimlerine yönelmeye artzamanlı (diachronic) yaklaşım diyoruz. Saussure ise dili belli bir zaman noktasında ele alarak eş zamanlı (synchronic), kendi kendine yeterli ve bağımsız bir sistem olarak incelemeyi önerdi.

Saussure dil ve sözü ayırır:

Dil, bir dil sistemine verilen addır. Türkçe, Fransızca, İngilizce gibi.

Söz ise dilin somut kullanımı, yani dilin belirli bir konuşucu tarafından belirli bir andaki uygulamasıdır. O halde somut ve bireysel olan söz’ün arkasında onu belirleyen soyut ve toplumsal bir sistem (yapı), dil vardır.

Başka önemli bir ayrım gösteren/gösterilen ayrımıdır. Kelimeler bir şeye işaret ettikleri birer göstergedirler.
Gösterge:

  1. ses (gösteren)

  2. kavram (gösterilen)

Örneğin “köpek” dediğimiz zaman ağzımızdan çıkan ses imgesi “gösteren”’dir, bunun işaret ettiği köpek kavramı ise “gösterilen”dir.

İnsanlar arasında iletişim için dilden başka gösterge sistemleri de kullanılır: Sağır ve dilsizlerin işaretleri, trafik işaretleri, bunun yanı sıra; insanların giyinişi, yedikleri yemekler, davranış biçimleri, onların inançlarını, sınıflarını anlatan birer göstergedir. O halde göstergeleri inceleyen bir bilim dalından söz etmek mümkündür ve bugün göstergebilim adını alan bu bilim dalı hızla gelişmektedir.
Aralarındaki farklar:

Eserle dış dünya, yazar ya da okur arasında bağlar kuran yöntemleri reddetmek bakımından Yapısalcılıkla, Rus Biçimciliği ve Yeni Eleştiri arasında ortak yönler vardır. Ama yapıtların kendilerine yönelirken farklı amaçlarla yöneldiklerini görüyoruz. Yeni Eleştiri ile Rus Biçimciliği arasındaki fark, Yeni Eleştiri savunucularının bir kısmının, edebiyatın dili kendine özgü kullanışı sayesinde yaşamın karmaşıklığını yansıtabildiğini söylemeleriydi. Rus Biçimciliği ise metnin dışına çıkarak, yaşamla bağlarına bakmak gerektiğini duymuyor.

Yapısalcılık, Yeni Eleştiri gibi tek tek eserleri yorumlamak peşinde değil, edebîliğin peşindedir. Bu bakımdan Rus Biçimciliği ile birleşse de dil bilimini kendine model seçmesi bakımından bu kuramdan ayrılır.

Yeni Eleştiri eserin tematik birliğinden organik yapısından çıkan doğru bir tek anlamı olabileceğini söylüyordu. Başka bir deyişle doğru ve tek anlamı garanti eden sanatçının amacı değil, tutarlı bir bütün olan eserin kendisiydi. Yapısalcılar sanatçıyı anlamı belirleyen bir otorite olarak kabul etmedikleri gibi eserin de tek bir anlamı olabileceğini de reddederler.

Yapısalcı Eleştirici değerlendirici değildir; Yeni Eleştiri gibi edebiyatın kazandırdığı yaşantının değeri üzerinde durmaz, içerik olarak dış dünya ile yaşam ile ilgilenmez.
1.2.5. OKUR MERKEZLİ KURAMLAR:

1.2.5.1. Duygusal Etki Kuramı

20. yy.da I. A. Richards’ın temelini oluşturduğu bu kuram edebiyatı bir duygu sorunu olması bakımından anlatımcılıkla benzeşen bir yanı vardır. Ama bu kuram çözümü okurun yaşantısında arıyor. Richards’a göre gerçek sanatçı bize ahlakî, güzel duygular aşılamaz, kişiliğimizi tam bir koordinasyona kavuşturur. Duygusal Etki Kuramı’na göre söz konusu etki arınma, zevk, heyecan ve estetik yaşantı gibi psikolojik etkilerdir. Sanatın işlevi bu etkileri uyandırmaktır.
1.2.5.2. Alımlama2 Estetiği

1960’ların sonundan bu yana edebiyat eserlerinin anlamı ve yorumu ile ilgili okurun işlevini inceleyen çeşitli kuramlara verilen genel bir addır. Alımlama kuramı sanatın tanımıyla uğraşmaz, anlam sorununa eğilir. Bu kurama göre anlam, sanıldığı gibi metinde oluşmuş ve bütünleşmiş bir şekilde yatmaz, ancak okur tarafından alımlandığı süreç içinde somutlaşır.

Esere anlamı yazar mı yükler, eserdeki sözcükler mi üretir, yoksa okur mu verir?

Bunu bir duygu sorunu olarak değil, bir düşünce ve bilgi sorunu olarak tanımlarlar.

Örneğin; bir romanda “Hasan gece caddede yürürken vitrinleri seyrediyordu.” diye bir cümle okusak, bu vitrinlerin aydınlatılmış olduğunu düşünürüz elbette. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz bu boşluğu dolduruveririz. Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit zevk sağlar ona. Eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. 18. yy.dan 20. yy.a yaklaştıkça romanlardaki belirsizlik alanları da artar ve bundan ötürü çağımızın kimi romanlarında okur, yazarın amacını anlamakta, romanı yorumlamakta güçlük çeker.
Özetle;

Yansıtma kuramı:

Sanatı yansıtma olarak anlayan kuramlar edebiyatın dünyaya tutulmuş bir ayna gibi gerçekliği yansıttığını söylerler. Sanat eseri gerçekliği yansıtmakla kalmamalı ahlakî, sosyal ve politik bakımdan eğitici olmalıdır.

Anlatımcılık:

Anlatımcılıkta ise önemli olan sanatçının duygularını dile getirmesi ve aktarması Sanatçının üstün kişiliği, hayal gücü, zengin iç dünyası eserlerinde dile geldiği için, okurlar kendi kişisel hayatlarında hiçbir zaman tadamayacakları duygu ve yaşantıları sanatçıyla paylaşma imkânı kazanırlar. Anlatımcılıkta da ahlak değerlerinin rol oynadığı olur. Buradaki eğiticiliğin yansıtma kuramındakinden farkı bilgi bakımından değil duygusal anlamda sağlanmasıdır.

Biçimciler:

Sanat eserinin dış dünyadan, sanatçıdan, okurdan bağımsız kendi başına yeterli bir yapıt olduğu inancında birleşiyorlardı. Bundan ötürü de politik, dinî, ahlakî sorunlara değil edebî metnin yapısına eğiliyorlardı.

Okur merkezli kuramlara göre okuru hesaba katmayan hiçbir edebiyat kuramı geçerli olamaz. Edebiyat eserinin okurda uyandırdığı etkiyi esas alırlar.
Sonuç itibariyle; Sanatın kendine özgü bir etkisi, yani estetik yaşantı vardır. Bu başlı başına bir değerdir. Ama bir de yan etkileri vardır sanat eserinin. Bunlar ahlak, din, bilgi, politika alanlarında olumlu ya da olumsuz olabilecek etkilerdir. Ancak bir eserin yararlı yan etkileri olabilmesi için önce başarılı bir sanat eseri olması şarttır.
2. BÖLÜM: ANLATIM BİLGİSİ

Günlük yaşamımızda değişik ortam ve zamanlarda birileriyle konuşmak, iletişim kurmak durumundayız. Yaşama ortamımıza göre birtakım olaylar içinde yer alır, gözlemlerde bulunur, birilerini dinler, kitap, gazete, dergi okur, televizyon izler, radyo dinler, internette dolaşırız. İşte bu etkinlikler bizi birileriyle konuşmaya zorlar ya da bizde yazmak gereksinimi uyandırır. Anlatmak istediğimiz şeyleri de gelişigüzel dile getiremeyiz. Amacımıza göre anlatma biçimimizi ve yöntemimizi belirleriz.

Duruma ve koşullara bağlı olarak anlatım iki türe ayrılır:

1. Sözlü anlatım

2. Yazılı anlatım

Hangi türde olursa olsun anlatacaklarımız genel olarak şu amaçlara göre düzenlenir:

  1. Dinleyenlere ve okuyanlara bilgi verme: Bazen okuduğumuz bir yazı, kitap, dinlediğimiz, izlediğimiz bir program, yaşadığımız bir olay, hazırladığımız bir çalışma vb. bizde başkalarına bilgi verme isteği uyandırabilir. Bu istek bir görev de olabilir. İşte bu durumda dinleyici ve okuyucuya sözlü ya da yazılı bilgiler vermeye çalışırız. İsteriz ki onlar da bunlardan haberdar olsun…

  2. Dinleyenlerin, okuyanların yerleşik duygu, düşünce, kanı, inançlarını değiştirme: Özellikle resmi ya da özel toplantılarda doğruluğuna inandığımız, bizim yaşam biçimimizi yönlendiren görüşleri başkalarıyla paylaşırken onları da bu görüşlerimize inandırmaya çalışırız. Bu nedenle görüşlerimizi sözlü ya da yazılı olarak onlara aktarırız.

  3. Dinleyen ve okuyanlarla düşünce ve duygu ortaklığı kurma: Yalnız başımıza yaşayamayacağımıza göre çevremizdekilerle düşünce ve duygu ortaklığı kurmanın yollarını ararız. Yaşadığımız coşkulu bir olayın, okuduğumuz ilginç bir kitabın, izlediğimiz değişik bir filmin, tiyatronun atmosferini çevremizdekilere de yaşatmak isteriz. Bu amaçla onlarla söyleşir ya da onlara yazılı ürünler (mektup, anı, gezi yazısı vb.) aracılığıyla ulaşmaya çalışırız.


Not: Sözlü ve yazılı anlatımdan başka anlatım biçimleri de vardır: jest ve mimiklerle anlatma (beden dilini kullanma), simgelerle anlatma gibi…
Anlatımı öznellik ve nesnellik bakımından da ikiye ayırabiliriz:


  • Öznel anlatım: Doğrudan doğruya kişinin tercihine, amacına, ruhsal durumuna bağlı bir anlatım biçimidir. Duygular ve beğeniler belirleyici olur.



  • Nesnel anlatım: Evrensel gerçekleri, değişmeyen doğruları anlatırken başvurduğumuz anlatım biçimi nesnel olmak durumundadır. Bu anlatım türünde olguları, kavramları, nesneleri, kişiler kendilerince yorumlayamazlar. Bütün bilim kitaplarında, ansiklopedik yayınlarda bu anlatım biçimi kullanılır.



Genel kültürünü eğitim kurumları içinde ve dışında sürekli geliştiren bir kimse, konuşma ve yazmanın da bir ihtiyaç olduğu bilinciyle hangi ortamda, kimlerle, hangi amaçla konuşacağını çok iyi bilir. Bu aynı zamanda çağdaş insan olmanın koşullarındandır.

Sözlü ve yazılı anlatım becerilerinin ön koşulları arasında okuma, anlama, dinleme ve izleme becerilerinin gelişmiş olması gerekir. Bu anlama becerilerini geliştirenler, düzenli ve sürekli deneyimlerle konuşma ve yazma becerilerini de geliştirmektedirler.
Yazılı anlatım teriminin kapsamına, günlük notlardan, iş raporlarına, düşünce yazılarıyla bilimsel incelemelerden değişik edebiyat türlerinde yazılmış eserlere kadar çeşitli ürünler girmektedir.

Yazılı anlatım, tıpkı sözlü anlatım gibi bir alışkanlık, bir beceri işidir. Etkili ve güzel yazma alışkanlığı edinmek de bir süreç gerektirir, bir dizi deneme yazmaktan geçer.
Yazılı Anlatım ile Sözlü Anlatım Arasındaki Farklar:

• Sözlü anlatım sese dayanır, yazılı anlatım sessizdir, sözlü anlatımdaki seslerin yerini yazılı anlatımda harf denilen işaretler almıştır.

• Sözlü anlatım toplumun değişik kesimlerine göre söyleyiş ayrılığı gösterir: İstanbullu “kız” derken, Eskişehirli “gız” der. Yazılı anlatımda yöre farklılıkları kalkar.

• Sözlü anlatım daha kuralsız, daha gelişigüzeldir; yazılı anlatım kurallıdır. Yazım kuralları ile yine yazıdan ayrılamaz durumdaki noktalama işaretleri vardır. Bunlar da gelişigüzel kullanılamaz.

• Sözlü anlatım yüz yüzedir; anlatım baş, el, kol, gövde hareketleriyle desteklenir; anlaşmada dinleyicinin dil mantığı da büyük yardımcıdır. Yazılı anlatım yüz yüze olmadığı için yazılan her söz, yazıldığı gibi işlem görür. Dil mantığı işe yaramayabilir. Yazılı anlatım gücünü, yalnız yazarın dilini kullanmadaki ustalığından ve eksiksiz uygulayacağı yazım kurallarından alır. Bu da dili olgunlaştırır; kültür dili, edebiyat dili, sanat dili ortaya çıkar.

• Sözlü anlatım söylenir söylenmez unutulmaya başlar, çoğu kez aynı konuşmayı aynı biçimde bir kez daha dinleme şansımız yoktur. Yazılı anlatım ürünleri kalıcıdır. Yazıldığı günkü gibi yüzyıllarca kalır.

• Yazılı anlatımda plan, konuşmaya oranla daha önemlidir. Konuşurken önceden hazırlık yapmış, konuşmamızı yazmış olsak da konuşma sırasında aklımıza gelen bir bilgiyi, yeni bir düşünceyi aktarabilir; dinleyicinin ilgisine göre konuşma planını değiştirebiliriz. Oysa bir yazı yazılıp bitirildikten ve yayımlandıktan sonra değişiklik söz konusu değildir. Bu nedenle yazacağımız yazının planı üzerinde iyice düşünmeli, düşüncelerimizi ve bilgilerimizi derleyip toplamalı, eksiklerimiz olabileceğini düşünerek çeşitli kaynakları taramalı, notlar almalıyız. Yazıyı bitirdikten sonra da yeni baştan okumalı varsa yanlışları düzeltmeliyiz.
2.1. SÖZLÜ ANLATIM
O halde ey oğul, sözünün önünü ardını gözle, ne söylersen yüzü ile söyle ardı ile söyleme, tâ ki sözü bilerek söyleyenlerden olasın. Çünkü sözünü bilmeden söyleyen bir kişi, insan gibi açık ve anlaşılır konuşan dudu kuşuna benzer. Ancak o söylediği sözden habersizdir, bunun gibi olana söz söyler derler ama söz bilir demezler. Öyleyse söz söyleyen ve söz bilen odur ki, konuştuğu zaman kim olursa olsun onun sözünden bir şey anlasın, eğer böyle olmazsa onun gibi kişiye insan demezler, çünkü hayvandır, insan sûretinde. (Mercimek Ahmed, Kâbusnâme-11. yy.)
İnsanoğlu düşündüklerini, tasarladıklarını, gördüklerini, yaşadıklarını söze dönüştürerek çevresiyle sıkı bir ilişki kurmanın yollarını kurdu. Yaşamını yönlendirdi, kültürünü ve sanatını yarattı, birikimini sözlü olarak binlerce yıl sonraki kuşaklara anlattı.

Bugün de en etkili iletişim yoludur sözlü anlatım. Radyo, televizyon, tiyatro hep sözlü

anlatım üzerine temellendirildi. Söz bu araçlarla daha geniş kitlelere ulaştırıldı. Bütün yazılı kültürlerin temelini sözlü kültürler oluşturur.
Konuşma: Kon-u-ş-mak

Aile çevresinde, okul, iş ve özel hayatımızda kısacası bireysel ve toplumsal ilişkilerimizin her ortamında her zaman şu iki halde bulunmaktayız:

      1. Konuşan

      2. Dinleyen

Her iki halde de çok da başarılı olduğumuzu söylemek zor. Zorluk, eğitimsizlikten doğmaktadır.

Duygu ve düşüncelerimizi, görüp yaşadıklarımızı, hayal ve tasarılarımızı karşımızdakine sözle iletmemize “konuşma” denir. Tabii konuşma sadece birtakım sözcükleri ses aracılığı ile başkalarının kulaklarına iletme olmadığı gibi dinleme de sadece işitmek değildir. Gerçekte “Kulağımızla işitip, zihnimizle dinlemekteyiz.” İşte bu nedenle kimi yabancı ülkelerde yalnız konuşma değil dinleme de bilimsel bir eğitim konusu haline getirilmiştir. Burada dinleme sürecinde zihinsel tepki yönünden yetersizlik gösterenler dinleme kurslarında eğitim görmekte böylece sağlıklı bir algılama geliştirmektedirler.

Konuşma karmaşık bir süreçtir. “Ah, beni bir türlü anlamıyor!.. Anlayamıyorum!.. Anlamak istemiyor!.. vb. yakınmalar anlamanın da karmaşıklığını ortaya koyuyor. Kendimizi başkalarına anlatmak, başkalarının kendisini bize anlatması, böylece aramızda bir anlaşmaya varabilmek, hangimizin pek az gerçekleşen özlemlerinden biri olmamıştır?

***

Konuşma dilindeki bu söyleyiş farkları yalnız ağızlara bağlanamaz. Günlük konuşma dilinde çoğu kez dilbilgisi kurallarına uymaz, nasıl kolayımıza geliyorsa öyle konuşuruz. Şu örneklerde görüldüğü gibi:

geleceğiz → gelicez → geliciz

yapıyor → yapıyo

ağabey → âbi

bir kez → bikez / birkaç → bikaç

hanım nine → haminne
Konuşma dilindeki bu özellikler yalnız Türkçede değil, bütün dillerde görülmektedir.

Günlük konuşma dilinin iki çeşit olduğunu söyleyebiliriz:

1. Gelişigüzel, rastgele ve düşünmeksizin konuşma (Hazırlıksız Konuşma)

2. Düşünerek ve dilbilgisi kurallarını gözeterek düzgün konuşma (Hazırlıklı Konuşma)
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir: Düzgün ve etkili konuşmak, yetenekten çok beceri işidir. Bu beceriyi kazanmaksa çalışmaya bağlıdır. Bir konuşmacının başarılı olabilmesi verdiği bilgilerin ve öne sürdüğü düşüncelerin sağlamlığı ve doğruluğu kadar seçtiği kelimelere, kurduğu cümlelere ve bunları söyleyiş biçimine, seslendirişine de bağlıdır. Buna sözlü anlatımda üslûp özellikleri de diyebiliriz. Bu ise kişisel yeteneğin yanı sıra ayrı bir çalışmayı, bu alanda beceri kazanmayı gerektirir.

Kelimeler: Bir konuşmacı, öncelikle kullanacağı kelimelerin seçimine dikkat etmelidir. Argo kelime ve deyimler, kaba sözler ve küfürler kullanılmamalı, kelime seçiminde karşılığı bulunmayan teknik terimler dışında Türkçe kelime ve deyimler seçilmelidir.

Cümleler: Kurulan kelimelerin kısa, yalın ve akıcı olması gerekir. Uzun cümleler dinleyicinin algısının dağılmasına yol açabilir.

Söyleyiş: Günümüzde doğuştan gelen ses ve konuşma kusurları bile sistemli bir çalışma sonucu giderilebilmektedir. Bu nedenle güzel konuşma sanatı doğuştan gelen bir yetenek değil, sonradan kazanılan bir beceridir. Çünkü kişinin ses rengi ve tonu biyolojik yapısına bağlı olabilir; ama dilin ses ve söyleyiş özellikleri sonradan edinilir.

Bir dilin, ses özelliklerine bağlı olarak doğru ve güzel seslendirilmesi becerisine diksiyon (telaffuz) denir.

Düzgün konuşabilmek için kimi ilkelere uyulması gerekmektedir. Mesela bir konferans ağırbaşlı bir tavırla sunulmalıdır. Aşırı hareketler dinleyicilerin ilgisini dağıtabileceği gibi güvensizlik de yaratabilir. Bir hatibin (söylevci) de kendinden emin görünmesi gerekir. Bu da bedeni dik tutarak ve rahat tavırlar takınarak sağlanabilir. Kısacası konuşurken takınılacak tavırlar, yüzdeki ifadeler ve yapılan el-kol hareketleri başarıyı doğrudan etkiler.
İyi Bir Konuşmanın ve Konuşmacının Özellikleri

  • Belli bir amacı bulunmalı

  • Yıkıcı değil, yapıcı ve inandırıcı olmalı

  • Konuyu seçerken dinleyicilerin ilgisini göz önünde tutmalı

  • Doğru ve sağlam bilgilere dayanmalı

  • Dil ve anlatımda konuşma üslûbunu gözetmeli

  • Birlikte düşünme, tartışma, öğretme, duygulandırma gibi yöntemlere başvurmalı

  • Konuşurken etkileyici bir tonlamadan, el-yüz hareketlerinden yararlanmalı

  • Zamanı iyi ayarlanmış olmalı, ne kısa ne de uzun olmalıdır.

  • Gerektiğinde dinleyenleri de konuşmaya katabilmelidir.


SÖZLÜ ANLATIM TÜRLERİ:

Söylev: Belli bir konuda bir topluluk önünde söz söyleme sanatına hitabet, söylenen söze, yapılan konuşmaya da söylev ya da nutuk denir. Söylevde amaç dinleyenleri kendi düşüncesinden yana çekmektir. Bu nedenle konuşma, konuya bağlı olarak inandırıcı, etkileyici, coşturucu nitelikler taşımalıdır.

Açıkoturum: Toplumu ilgilendiren güncel bir konunun o konuda bilgili kişilerce dinleyici önünde tartışıldığı toplantılara denir. Açıkoturumda amaç toplantıya katılan dinleyicileri farklı görüşlerle bilgilendirmektir. Açıkoturumun konusu önceden belirlenir; açıkoturumu yöneten kişi, bu konunun hangi yönleriyle tartışılacağını belirttikten sonra dinleyicilere konuşmacıları tanıtır. Yöneticinin görevi, konuşmacılara sırayla sorular sorarak tartışmayı yönlendirmektir. Konuşmacılar belli bir hazırlık yapmış olsalar da kâğıttan okuyarak değil, ara sıra notlarına göz atarak doğal bir biçimde konuşmalıdırlar.

Açıkoturumu ilgi çekici kılan bir başka özellik de konuşmaların tartışma biçiminde olmasıdır. Konuşmacılar birbirine sorular sorabilir, birbirlerini eleştirebilirler. Yalnız bu eleştirilerin kırıcı olmaması, kişiselleştirilmemsi gerekir. Böylesi durumlar yönetici araya girmeli, çirkin saldırılara izin vermemelidir.

Konuşmacı sayısı 3 ile 6 arasında değişir.

Panel: Panelde toplumu ilgilendiren bir konu ele alınmakla birlikte bu konu güncel olmayabilir. Ayrıca ele alınan konu tartışılmaz, çeşitli yönleriyle ele alınır. (Açıkoturumdan farkı budur)

Panele katılan konuşmacılardan her biri ele alınan konunun bir yönünü inceler. Toplantıyı yöneten kişi de konuşmacılara sorular sormaktan çok ele alınan konuyu kimin hangi açıdan işleyeceğini belirtmekle yetinir ve daha önce saptanmış bir sıraya göre konuşmacılara söz verir.

Panelin bitiminde dinleyiciler soru sorabilir, kendi görüşlerini açıklayabilirler. Sorular sözlü ve yazılı olabilir.

Sempozyum (Bilgi Şöleni): Bir konunun o konunun uzmanlarınca ele alınıp çeşitli yönlerden incelendiği bilimsel toplantılara denir. Düzenlenecek sempozyumun konusu çok önceden belirlenir ve bir düzenleme kurulu oluşturulur. Bir ya da birkaç oturum şeklinde düzenlenebilir ve birkaç gün sürebilir. Sempozyumda yapılan konuşma metinlerine bildiri denir.

Kongre (Kurultay): Ulusal veya uluslararası bilimsel toplantı.

Kolokyum: Bilimsel bir durumu, konumu ya da siyasal, ekonomik, diplomatik sorunları tartışmak için yapılan akademik tartışma. Doçentlik sınavı için de kullanılır.
Konferans: Bilim, kültür, sanat, eğitim-öğretim, teknoloji gibi alanlarda belli bir konuda bilgi vermek, yeni bir görüşü savunmak amacıyla yapılan konuşmalara denir. Genellikle dinleyici topluluğu önünde tek bir kişi tarafından verilir.

Forum: Çok sayıda kişinin katılımıyla düzenlenen ve katılanların ayrı ayrı görüş bildirdikleri toplantılara denir. Amaç; belli bir konuda o konuyla ilgili olanların görüşlerini almak, ayrıca değişik görüşlerin tartışılması yoluyla o konuyu açıklığa kavuşturmaktır. Forumlar genellikle pek hazırlık gerektirmeyen toplantılardır. Konuşmacıların kendi görüşlerini kısa ve açık bir şekilde belirtmeleri gerekir. Katılımcı sayısı fazla olduğu için forumu yönetmek ayrı bir ustalık gerektirmektedir.

Seminer: Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.
2.2. YAZILI ANLATIM

Çoğu tarihçiye göre tarih bundan 5000 yıl kadar önce yazının icadı ile başlar. Ondan öncesi prehistoria’dır. Tarih öncesinde insanoğlu fizyolojik evrimini tamamlamış olarak on binlerce yıl sözlü kültürler içinde yaşadı.

İnsanın toplumsal bir varlık haline gelmesinden sonra, bellekte tutulması güç olan bilgilerin kalıcılığını sağlamak için başvurduğu ilk araçlar, işlenmiş metal ve tabiatta kendiliğinden var olan taş, kaya, mağara duvarları, kil ve ağaç gibi nesneler olmuştur.

Kültürlerin her biri yazının doğuşunu ilahi bir güce bağlamışlardır. (Eski Mısır, Çin ve Hint kültürleri vs.) Bu bakımdan yazı, yazıyı bilmeyenlerin zihninde büyülü bir güç, dini bir kudret ve siyasi bir erk aracı olarak yer bulmuştur. Yunan mitolojisinde yazının mucidi olarak Tanrı Hermes, Eski Mısırda Tanrı Tot ve Tanrıça İsis, İbrani geleneğinde Musa bilinir.

Tarihçiler ve arkeologlar yazının fal baktırmak amaçlı icat edildiğini düşünmekteler. Nitekim bu dönemde en çok rastlanan yazı örnekleri hayvan kürek kemikleriyle, kaplumbağa kabukları üzerine çizilmiş resimlerdi. (kemik falı)

“Yazının embriyoları” olarak nitelenen resimler insan düşüncesinin ilk grafik kayıtlarıdır. Bu kayıtlara Asya ve Afrika’da rastlanır. İlk yazılı belgeler Sümerlilerin aşk ve savaş tanrıçasının (İnanna) tapınağında bulunmuştur.

Mezopotamya’daki Sümer uygarlığı içinde hesap tutmak amacıyla ufak çakıl taşları ya da kurutulmuş kil parçaları üzerine çivi yazısı ile kaydetme sistemi Eski Mısır’da hiyeroglif*e dönüştü. Yunanlılar buna “kutsal oyuntu”, der. Başlangıçta resim yazısı olan bu işaretler zamanla soyutlaştırıldı ve bir kavramı temsil eder oldu. → ideogram (fikir yazısı) Mesela Sümer yazısında yıldızlı gökyüzü resmi, “gece, karanlık ve siyah”ı, balık resmi “yüzme”yi ifade eder.

Yazı sistemleri:

Çivi yazısı: Hareket bildiren sembollerden, ideogramlardan fonetik işaretlerden oluşur. Bu yazı Sümerler, Akatlar, Babiller, Hititler, Urartular, Persler tarafından kullanılmış.

Mısır yazısı: (MÖ 4000) Mısır hiyeroglifleri hem lengüistik işaretler hem de dünyevî resimleri içermesi bakımından karmaşık bir sistemdir.

Hece yazısı: Bir sembolün bir heceyi karşılamasıdır.

Çin yazısı: İdeogramlardan bugünkü logogramlara yerini bırakmıştır. En eski örnekleri MÖ 18-12. yüzyıllar arasındadır.

Alfabe yazısı: Her biri bir sesi karşılayan yazılı işaretlerdir. Yazı sistemlerinin en ekonomik ve kullanışlı olanıdır.
Bizim eskiden kullandığımız Arap alfabesinin de şimdiki Latin alfabemizin de kaynağı Mısır hiyerogliflerine dayandırılır.

İbranice alef >Ar. (elif) آ >Yun. (alfa) α >Lat. A
İslam inancının benimsemiş toplumlarda yazı, güzel sanatların en saygın dallarından biri olarak kabul görmüştür (Doğuda hat sanatı/Batıda kaligrafi). Yazı, bu özel konumunu Tanrı sözünü biçimlendirmesi ve yaygınlaştırmasına borçludur.
İnsanların birbirleri arasında, konuşarak yüz yüze başlattıkları iletişim git gide onlara yetmedi; çünkü her zaman yüz yüze olmaları olanaksızdı. Bunun için duman ile davul vs. sesi ile bu iletilerin ulaşabileceği uzaklıktaki yakınlarıyla haberleştiler. Bu iletişim türü çok sınırlıdır ve kalıcı değildir. İnsanların, unutmamak ve gelecek kuşaklara aktarmak için daha kalıcı bilgilere gereksinimi vardı. Bu nedenle mağara duvarlarına çizilen resimlerle bu bilgileri saklamaya çalıştılar. Bilgileri geleceğe saklama düşüncesi git gide gelişerek bugün kullanılan yazı türlerini oluşturdu.
İlk yazılı metinlerden biri Kadeş Antlaşması'dır. (MÖ 1200’lerde Mısırlılarla Hititler arasında yapılmıştır.) Antlaşmalarda iki tarafın savaş sonrası barışı korumak için uyacağı kurallar belirlenir. Bu kuralların kuşaklar boyu kalıcı olmasını sağlamak için antlaşma kurallarının yazılarak saklanması gereği vardır. Yazılı anlatımın kullanılması gereklerinden biri de bu olabilir. Bu çabalar sonunda yazıyı kullanmaya başlayan insanoğlu için sözlü anlatıma (konuşma diline) benzeyen, türlü özellikleriyle de ondan ayrılan, yazılı anlatım dili ortaya çıkmıştır. Konuşma dilinin çabukluğu, hareketliliği yanında yazılı anlatım dili daha vakit alıcıdır, durağandır ama kalıcıdır.
2.2.1. Yazılı Anlatım Türleri:

2.2.1.1. Yaratıcı yazma

  • Edebiyat yazıları (şiir, hikâye, roman, tiyatro, deneme, eleştiri, günlük, anı, gezi, yaşam öyküsü (biyografi), öz yaşam öyküsü (otobiyografi))


2.2.1.2. Öğretici yazma

  • İş yazıları (dilekçe, rapor, özgeçmiş, tutanak)

  • Düşünce yazıları (makale, fıkra, inceleme ve araştırma yazıları)


RESMÎ YAZIŞMALAR

DİLEKÇE (ARZUHAL):

  • Belirli bir konuda istekte bulunma, belge isteme, itiraz etme, şikâyette bulunma vb. amaçlarla resmî ve özel kuruluşlara yazılan yazılardır.

  • Dilekçeler resmi kurumlara isteklerimizin yerine getirilmesi, sorunlarımızın çözülmesi için yazılır.

  • Yazılı olduğu ve bir kuruma verildiği için resmi belge değerindedir, bu nedenle mutlaka işleme konur.

  • Dilekçe sahibine kurumlarca en kısa sürede isteğinin, dileğinin yerine getirileceğine / getirildiğine ya da neden getirilmediğine ilişkin yazılı bilgi verilir.

  • Dilekçeler beyaz dosya kâğıdına daktiloda, bilgisayarda ya da elle yazılır.

  • Önce kâğıdın uygun bir boşluk bırakılarak üst orta bölümüne dilekçenin verileceği makamın adı yazılır; makamı anlatan kelimelerin ilk harfleri büyük olmalıdır.

  • Uygun bir boşluk bırakılarak dilekçeye konu olan durum, sorun, şikâyet vb. anlatılır. Dilek, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek, açık ve anlaşılır bir ifade ile bildirilir.

  • Sonra da bu konuda çözüme yönelik dilek, istek bildirilir.

  • Dilekçe “Bilgilerinize saygılarımla sunarım (arz ederim).” Ya da “Gereğini bilgilerinize sunarım (arz ederim).

(arz etmek: sunmak, saygıyla bildirmek)

  • Yüksek makama yazılan dilekçelerde kesinlikle ... rica ederim” cümlesi kullanılmaz. Ancak bir üst makam konumca daha aşağıda olan makama yazdığı yazılarda bu ifadeyi kullanır.

  • Konumunuza eşit olan (olduğu) düşünülen makamların dilekçesi “… arz/rica olunur.

  • Kâğıdın sağ üst köşesine dilekçenin verileceği günün tarihi atılır.

  • Sağ alt köşeye dilekçeyi veren kişinin adı soyadı yazılır ve dilekçeyi veren tarafından imzalanır.

  • Aynı hizaya gelmek üzere sol alt köşeye dilekçeyi verenin adresi, telefon, faks numaraları ve e.posta adresi yazılır.

  • Dilekçeye eklenecek belgeler de bu bölümün altına (sol alt köşeye) “Ek-1”, “Ek-2” biçiminde yazılarak belirtilir ve dilekçeye iliştirilir.

DİLEKÇE ÖRNEĞİ
02.03.2009

İZMİR YÜKSEK TEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ

MİMARLIK/ŞEHİR BÖLGE PLANLAMA BÖLÜM BAŞKANLIĞINA,


Üniversitemiz Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünün ......................... numaralı öğrencisiyim. 2008-2009 Eğitim-Öğretim yılında, (Staj I) /(Staj II) kodlu seçimlik ders kapsamında staj yapmak istiyorum. Staj yapmak istediğim Kurum İzmir Büyükşehir Belediyesi’dir.

Gereğini bilgilerinize arz ederim.

Adres: (İmza) Adı ve Soyadı



Tel :

e-posta :


  1   2   3   4

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Ders notlari iconDers notlari

Ders notlari iconDers notlari

Ders notlari iconDers notlari

Ders notlari iconDers Notları ÜNİte I

Ders notlari iconDers notlari birinci Gün 7

Ders notlari iconDers Notları Final Hinduizm

Ders notlari iconDers notlari I. ÜNİte güzel sanatlar ve edebiyat

Ders notlari icon” Ders Notları Öğr. Gör. Osman albayrak

Ders notlari iconDinler tarihi ders notları final yahudilik

Ders notlari icon” Ders Notları Öğr. Gör. Osman albayrak


Sanat




© 2000-2018
kişileri
s.ogren-sen.com