Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar "izm"


s.ogren-sen.com > Doğru > Evraklar
DİN FELSEFESİ

M. Bülent GÜRKAN

Düşün alanı ve inanç sistemleri içinde her zaman değer taşımış ve öne çıkarılmış olan "Deizm", "Teizm" ve ilgili kavramları tarihsel süreçleri içinde ele alarak oluşumlarını inceleme, tanımlama, ilişkilendirme ve bu kavramları masonluk bağlamında değerlendirme ve yorumlama üzerine felsefi bir araştırmayı sizlere sunmaya çalışacağım.

Öncelikle bir noktayı vurgulamakta yarar görüyorum; bu iki kavram Avrupa Kültür Dünyası’nda ortaya çıkmış ve oradaki kültürel sorunlara bağlı olarak tartışılmış ve kavramlaştırılmıştır.

Bu nedenle bu kavramların düşün dünyamıza kazandırılması için onların geldikleri kültürün analizi, incelenmesi ve eleştirilmesi gerekmektedir. Bunun yanında, içinde bulunduğumuz kültürle bağlarının kurulup “kavram genleşme si" oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar.

Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir.

Her ne kadar "izm" olmakla bu kavramlar birer "düny a görüşünü” yansıtmakta iseler de onlar, daha çok “Tanrı” kavramı üzerine yapılmış felsefi düşünülerin (spekülasyon) birer bölümü niteliğini taşımaktadırlar.

Ünlü Alman düşünürü Hegel’in 1832’de yayınlanan “Din Felsefesi Üzerine Konferanslar” adlı yapıtın dan bu yana bir "Din Felsefesi" nden söz edilmektedir. İşte bu kavramlar “Din Felsefesi”nin konusu, hem de başat konusudurlar.

Çünkü “Tanrı” kavramı üzerine disiplinli düşünmenin ürünüdürler.

Din felsefesi:

Dinin felsefi açıdan ele alınması, üstünde düşünülmesi ve tartışılmasıdır.

Din felsefesi yapmak:

Dinin temel savları üstünde akılcı, yansız, ve mantıksal tutarlılığı olan düşünceler üretmektir.

Din Felsefesi genel olarak şu sorunları ele alır:

  • Metafizik ve kozmolojik sorunlar

Tanrının varlığı, evrenin yaratılışı, insanın evrendeki konumu ve önemi,

Vahyin olanaklılığı, ölümden sonraki yaşam ve ruhun ölümsüzlüğü.

  • Epistemolojik sorunlar

Bilgi kaynağı olarak vahiy ve dinsel deneyimler,

İnanç, bilme, kuşku, sanı, kanı gibi kavramların incelenmesi ve eleşt irisi.

  • Dinsel yargıların ve hükümlerin, dil ve mantık açısından eleştirisi,

  • Din, ahlak, sanat, felsefe, bilim ilişkileri,

  • Dinsel simgeselliğin anlamı, önemi, çözümü

Din Felsefesi bu yöndeki araştırmalarında en çok dinler tarihinden yararlanır ve din bil imleri (Teoloji)nin, yöntemleri, kuramları, açıklamaları ve varsayımları üzerine çalışmalar yapar.

Bir başka deyişle Din Felsefesi, din ile felsefeyi uzlaştırma çabası değil, din olgusunun felsefenin ışığında ele alınarak değerlendirilmesidir.

Deizm ve T eizm kavramları ilk kez XVI. yüzyıldan sonra Avrupa’da konu edilmesine karşın bu kavramların tarihsel kökleri çok eskilere Antik Yunan, İbrani ve giderek Antik Mısır’a dayanmaktadır.

Bu nedenle konumuzun ağırlık özeği dönem Avrupa’sının "inanç sistemi"dir . Ancak önceki ve sonraki dönemlere yapılacak göndermeler, konunun felsefesel bir zenginlik kazanmasına yardımcı olacaktır.

Teosofi’nin Antik Yunan’da iki önemli kaynağı vardı. İkisi de dizgesel ve bütünsel nitelik taşıyan bu felsefesel görüşler Plato ve Aristo’nun düşünce dizgeleriydi.

Skolâ stik dönemde, İslâ m bilginleri (Farabi, İbn-Sina, İbn-Rüşt) tarafından korunan Plato ve Aristo yazmaları Lâ tince’ye çevrildi.

Böylece, Antik Yunan’dan Arap’lara geçen felsefe, tekrar Avrupa’ya dönmüş oldu.

Ortaçağ Avrupa’sında Din (Hıristiyanlık) ve Tanrı (Hıristiyan Tanrısı) kavramları yalnızca inanç dünyasının konusuydu. Ancak bazı azizler Antik Yunan Bilgeliği’ni (Hikmet, Gr: Sophos, La: Gnosis) Hıristiyanlıkla birlikte ele alınca ortaya birtakım farklı "Din" ve "Ta nrı” yorumları çıktı.

(Patristik dönem: İ.S.V. yy. Clemens, Origenes, Augustinus ve Skolâ stik dönem: VIII-XIII yy. Eriugena, Anselmus, Abaelardus, Aquino’lu Thomas, Duns Scotus, Ockham’lı William, Roscelin vb.)

Antik Yunan Düşünü ve Bilgeliği” ile “İbrani Dini İnançları”nı kaynaştırma ve anlamlandırma geleneğini ilkin İskenderiyeli bir Yahudi aziz ve filozofu olan Philon (MÖ 25 - MS 54) başlatmıştı.

Edward Gibbon’a göre Philon, Plato’nun çoktanrıcı tepkiye karşı öğrencilerine gizlice okuttuğu "logos" ö ğretisiyle Yahudi İnancı’nı birleştirmeyi denedi.

Philon’a göre Musa; “Felsefe (Logos) Tanrının oğludur, sizler de Tanrının oğullarısınız” demişti. Bu söylem İsa Mesih’in söylemiyle aynı nitelikteydi bu nedenle de Philon Hıristiyan azizlerin dikkatlerini üzerine çekmişti.

Philon bunu söylemekle felsefenin, Tanrısal Şeylerin Bilgisi olduğunu ileri sürerek filozofları dinin hizmetine çağırıyordu. Bununla da yetinmeyip filozofların “Tanrı” hakkında düşünmeleri ve bilgi vermelerini gerekli buluyordu.

Musa ile Platon’u uzlaştırmaya çalışan Philon, felsefe bir "Theoria" eş deyişle Tanrıyı seyretmekten (temaşa) başka bir şey değildir diyordu.

(Philon tarafından ileri sürülen “Theoria” kavramı aslında Aristo’ya aittir.)

Philon adı, bir ad olmaktan çok bir unvandır;

Philos: "sevgi" ve On (Cosmos): “varlık” anlamına gelir.

Birleşik olarak da Philon; “varlık sevgisi” ya da "kozmik sevgi" demek olur.

Philon’un bu unvanı almasına neden olan görüşü ise ilgi çekicidir.

Philon felsefeyle yaşamı bağdaştırmak isteyen, düşünceyle davranışlar arasında uyumun sağlanması gereğini savunan bir görüşün öncüsüydü.

Ona göre Bilge, alçak gönüllü ve düşündüğü gibi yaşayan kişidir. Bu yaşama biçiminin özünü "bilimsel sevgi" oluşturur.

Philon “bilimsel sevgi”den bütün varlık türlerini öğrenmeye yönelik çalışmayı, nesneleri incelemeyi, böylece evren bütününü tanımayı amaçlayan “Derin İlgi”yi anlamaktadır.

Philon’un Yahudi İnancı için yaptığı bu deneme daha sonra Hıristiyan azizlerince de benimsendi ve Hıristiyanlığa göre "Eski Ahit"e ek olarak “İsa Mesih”in “Yeni Ahit"ine bağlı yorumlar oluşturuldu.

İşte bu nedenle din içinde felsefe diyebileceğimiz Tanrıbilgisi (Teosofi, Tasavvuf) ancak bazı azizlerin uğraşı alanına girmekteydi. Çünkü konu felsefe gibi bir yüksek düşünce disiplinini b ilmeyi gerektiriyordu.

Bu “din içinde felsefe”, bir yandan, İncil ayetlerini rasyonalize etme eş deyişle akılcı kılma gayretiyle Dogmalar üretiyor, diğer yandan Kilisenin hışmını çekmeden felsefe yapmanın yolu olarak, felsefe, dinin hizmetinde kullanılıyor du.

İşte aynı zamanda birer filozof olan Hıristiyan azizleri Philon’un bu hikmet geleneğini sürdürdüler. Konuya tarihsel açıdan bakıldığında Hıristiyan Gnos’unun İsa’dan çok öncelere, İskenderiyeli Philon, Antik Yunanlı Dionisos ve giderek Eski Mısırlı Hermes’e kadar uzandığı görülmektedir.

Bu öğretinin özü, Birlik İlkesi’ ni (Tevhit akidesi; Prensipia unitas) önceleri Triad olan Teslis (Trinitas) ile açıklamaktır.

Bu iki kavram birbirinin ardılı olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Önce "Triad" üçlü ahenk kavramı ile tanışıyoruz. Bu tanışma bizi birden Hermetik döneme (İÖ. 2000) götürüyor.

İskenderiyeli Clement’ ten öğrendiğimiz "Hermes", Yunanlılarca "Hermes Trismejists" diye çağrılmaktadır. Bu ise üç kez güçlü (büyük ya da bilge) Hermes (ermiş) demekti r. Hermes’in bu üçlü unvanı, onun öğretisinin üçlü dizgeselliğinden kaynaklanmaktadır.

Antik Mısır inancının büyük bir bölümü de bu Hermetik öğretiden oluşmuştur. Hermes’in ünlü Triad’larından (üçleme) bazı örnekler şunlardır:

Osiris-İsis-Horus, Bilgelik-Aşk-Adalet, Bilim-Görkem-Güzellik, Beden-Zihin-Ruh, Gramer-Mantık-Belâ gat, Matematik-Müzik-Astronomi, Hayat-Kelâ m-Işık

Bütün bu ve buna benzer üçlemeler Hermetik öğretide birbirleriyle ilişkilendirilerek yedi dereceli bir dizge elde edilirdi. Bu Hermetik Triad’lar daha sonra Philon tarafından kullanıldı ve Hıristiyan Teslisinin kaynağını oluşturdular.

İsa’nın Matta İncilinin son ayetlerinde “İmdi siz gidin bütün milletleri şakirt edin, onları Baba, Oğul ve Ruhülkudüs ismiyle vaftiz eyleyin” demesiyle ortaya çıkan, daha sonra St.Pavlus’ta üzerinde önemle durulan ve Hıristiyan teolojisinin özünü oluşturan işte bu "Teslis"tir.

Teslisin, Triad’dan en önemli ayrımı onun tek bir Tözden türemiş üç farklı kişiliği (niteliği) anlatıyor olmasıdır.

Pavlus ’un Korintoslulara II. mektubunun 5. bap, 22’ci ayetinde teslise bağlı oluşturduğu "Ruhun semeresi dizgesi" şöyledir.

"Fakat Ruhun Semeresi: Sevgi - Sevinç - Selâ met, Tahammül - Lütuf - İyilik,

Sadâ kat-Hilim-Zapt-ı Nefs” tir ve yine Pavlus’un ünlü üçlemesi İman-Ümit-Sevgi dir.

Özetle Teslis; tözü bakımından tek olan Tanrının, birbirine aktarılamaz sıfatlarla ayırt edilen Baba-Oğul-Ruhulkudüs olmak üzere üç ayrı kişiliğini gösteren bir ilkedir.

Petrus Abaelardus’a (1079-1142) göre, üçlemedeki Bab a, Oğul ve Kutsal Ruh denilen üç ayrı kişilik, Tanrının Güç, Bilgelik ve İyiliği olan üç niteliğinden başka değildir ve bunun anlamı "Bu üç nitelik bir araya gelince, bir varlık yetkinliğe ulaşır” demektir.

Ayrıca Abaelardus, Ruh-ül Kuddus (Kutsal Ruh, İbr: Roah el Kadosh) düşününü İsa’dan çok önceleri kavramış bulunan ve Kutsal Kitapta adları geçmeyen Plato, Aristo ve bu gibi düşünürlerin de kâ fir olmadıklarını önemle vurgulamıştır. Böylece felsefeyi dinle uzlaştırmak istemiştir.

Hıristiyanlığın ikinci yüzyılında Mısırlı Origenes (185-254), “Tanrı, Baba’dır. Ondan Kelâ m (logos, oğul) türer ve Kelâ m “Mesih” ile bedenlenir. İnsan, Mesih’te bedenlenen Logos (kelâ m) aracılığıyla Tanrı ile birleşir” demektedir.

Origenes’in ünlü teslisi (üçleme) şöyledir: “İ nsanda Us, Tin ve İstenç olmak üzere üç Tanrısal öğe vardır ve insanın başlıca özelliği özgür bir istencinin bulunmasıdır.

İnsanı öteki canlılardan ayıran us, bütün edimlerin ve yargıların ilkesidir. Bu nedenle insan yaptıklarından sorumludur. İnsanın eylemlerini seçme özgürlüğü vardır, eşitliğin kaynağı bu seçmedeki değişikliktir. İnsanın özgürlüğü Tanrısal Kayra’dan doğar, ancak onun buyruğu altında değildir.”

Origenes’e göre bilmek: bilenle birleşmek demek olduğundan, kurtuluşun ve gerçekliği kavramanın tek koşulu böyle bir bilgiyi elde etmektir.

“Tanrısal kayranın (inayetin) doktoru” unvanını kazanmış olan St.Aurelius Augustinus (354-430), Plato’nun İdealar Kuramı’nı Hıristiyanlığa uygulamış ve kuşku yöntemiyle Tanrıya kadar yükselme olanağından söz etmiştir. Augustinus’a göre felsefenin konusu, Tanrıyı ve kendini bilmektir. “Tanrı bize aklı, kendisini bilmemiz için vermiştir; akıl Tanrının kendisidir ve onun çocuğudur.”

Ancak bir şeyi anlamaktan önce ona inanmak gerekir, inan akıldan önce gelir . Augu stinus’un düşünce ortamında "inanç" bir başlangıçtır. Konuyu anlamak için gerekli bir ilk adım olmaktan ileri gidemez. Bu nedenle Credo ut intelligam (anlamak için inanıyorum) demiştir. Buna göre inanç ustan önce gelir; inanç olmadan da insan us nesnesi ol an mutluluğa erişemez. Bu yönden de inancın usa göre ikincil bir önemi vardır; çünkü o kör bir benimsemedir, oysa us anlığa Sezgi-Gücü sağlar.

Augustinus’a göre insan us taşıyan bir varlık olarak belli bir anlamda kendi kendinin efendisidir. Erdem ise ahlâ k yetkinliği, iyilik ve insanın kendisine bir düzen kurmasıdır. Bu düzen önce insanın nesnelere verdiği değerde daha sonra da kendi yaşamında ortaya çıkar. Özetle Augustinus “Anlamak için inanıyorum” demekle, anlamayı, inanmanın üstüne ve ilerisine koymuş tur.

Scottus Eriugena’da (833-880) Tanrı real töz (asıl gerçeklik) dür.

Olgusal, evrenseldir; tikel, yalnızca evrenselin açınımıdır.

Tanrının birliği ve kutsal üçleme simgesel sözcüklerdir. "Birlik" ilkenin yalınlığını ve bütünsel oluşunu, "teslis" ise birliğin durağan değil dinamik birlik olduğunu gösterir.

XI. yüzyılda. Canterbury baş papazı St. Anselmus (1033-1109) “Monologion” adlı yapıtında dogmacılıktan kurtularak Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamak için çok uğraşmıştır. “Tanrı, adaletin, iyilik, bilgelik ve mutluluğun kendisidir”, “Tanrı bir öz olduğu için vardır ve üçleme (teslis) bu bakımdan bir benzetme ve simgeden başka bir şey değildir” diyerek Tanrı düşüncesine yeni boyutlar getirmiştir.

De Veritate (gerçek üstüne) adlı yapıtında Yeni Platonculuğun etkisiyle bütün gerçeklerin Tanrı varlığında yoğunlaştığını, birliğe ulaştığını ileri sürmüş, çoklukta tekliğin bulunduğunu ortaya atmıştır. Bu görüşte açık bir panteizm görülmektedir.

Aquino’lu Thomas’a (1224-1274) göre Gerçeklik: Bir düş üncenin nesnesi ile bağdaşmasıdır.

Tanrının düşünceleri en son olgusal nesnelerin kendileridir; öyle ise Tanrı kendinde gerçekliktir.

Ahlâ k sorununa istenç özgürlüğü açısından bakan Thomas’a göre, tinsel yetilerin en üstünü Us ile İstençtir.

Usun istence üstün olmasına, onu yönlendirmesine karşın, istenç özgürdür, seçme yeteneği vardır ve bu seçme özgürlüğü ahlâ kın temel ilkesidir .

Bu nedenle ancak özgür istence dayanan bir eylem iyi olabilir. Eylemlerin özgür istence ve düzenleyici usa dayalı düşüncelerden oluşması gerekir.

Duns Scotus’da (1270-1308) Tanrı: fiziksel düzeni aşan bir gerçekliktir .

Onun yüklemleri: ilk varlık oluşu, sonsuzluğu ve ilk anlık olmasıdır. İskoçyalı Scotus’a göre, felsefenin aracı olan us, vahiyle gelen Tanrıbilgisi’ni doğrul ayamaz.

Bu tutum Tanrıbilimi bir “bilim” olmaktan çıkarmıştır.

Aquino’lu Thomas’ın öğretisinin, kendisinden hemen sonra Duns Scotus ve Bonoventura gibi Fransisken düşünürlerince eleştirilmesi skolâ stik dönemin kapanışını hazırlamıştır. Bu da Tanrıbilimin ussal verilerle temellendirilme çabalarının başarısız kalışının kabulü anlamına gelmiştir .

Din adamı, mistik ve düşünür üstat Johann Eckhart’a (1260-1327) göre Tanrı: “Tüm varlıklardan daha arı-duru bir varlıktır. Onun, tüm varlıkların nedeni olabilmesi için her çeşit varlıktan soyunmuş olması gerekir.

Tanrı salt özdeşlik ve birliktir; o, ne budur, ne de buradadır. onda gösterilebilecek bir şey olmadığı için kendine bir ad takılamaz, gerçekte tüm yaratıklar tüm yapıtlarıyla Tanrı adını teneffüs ederler.”

Eckhart’ın Yeni Platonculuk’tan kaynaklanan gizemciliği Tanrıyla insan arasındaki ilişkide Kiliseyi gereksiz kılmıştı. Kilise yetkesinin önemli ölçüde sarsılmasına yol açan bu akım Luther’in öncülük ettiği Reform eyleminin de temelini oluşturmuştur.

Ad’cı (Nominalist) Roscellinus’un (XI. yy) izdaşı İngiliz Fransisken rahibi Ockham’lı William’ın (1295-1349) üzerinde durduğu sorunlar, tümeller, tikeller, bilgi, ahlâ k, istenç ve Tanrıdır.

Bu sorunlara çözüm ararken uyguladığı yöntem “eleştiri”ye dayanır. Önce soruna kuşkucu bir tutumla yaklaşır, onu en ince ayrımlarına değin inceler ve eleştirir. Böyle bir yöntemle vardığı sonuç, tümellerin “gerçek” değil, birer “boş kavram” olduklarıdır.

Ona göre tümeller, birbirine benzeyen nesnelerden, soyutlama yoluyla t üretilmiş kavramlardır.

İnsan yalnızca algıladığı tikel varlıkları bilebilir ve yalnızca bunlar gerçektirler. Bu da bilginin iç ve dış deneyden kaynaklandığı anlamını doğurur .

Bu durumda Kutsal Kitabın öne sürdüğü doğa üstü varlıkları bilme ve us ilkelerine göre açıklama olanağı yoktur. Onlar ancak inancın konusudurlar. William, " felsefe us ilkelerine dayalı bir bilgi alanı olduğundan inanca bağlanan Tanrıbilimle ilgisi yoktur ve onun denetimi altında değildir.

Felsefenin içerdiği sorunlar usa dayandığın dan, inançtan bağımsızdırlar.” diyerek Rönesans dönemi usçuluğuna öncülük etmiştir.

Özellikle Tanrıbilimden bağımsız, kilisenin denetiminden kurtulmuş, us ilkelerine ve deney verilerine dayalı bilimsel anlayışın ilerlemesine önemli katkı sağlamıştır.

Görü ldüğü gibi, Felsefi düzeyde bir düşünce etkinliği bir konuya el atınca -bu isterse dogma olsun- orada farklılaşmaya neden oluyor.

İşte bu farklılaşma özgürlüğün yolunu açıyor ve kesinlikçi ve saltık belirlenimlerin tutsaklığından kurtulmak kolaylaşıyor .

Bütün bu ve buna benzer görüşler, Ortaçağ Tanrıbiliminden gerçek anlamda felsefeye geçiş sürecinde yer alan “din içinde felsefe”nin, Tanrı-bilgisi üzerine (Theo-sophie) oluşturduğu düşüncelerdir. Bu düşünceler Hegel ve sonrasında “Din Felsefesi” adı altında bir disiplin (ilahiyat) biçimini almış, felsefenin bir dalı olarak inceleme konusu yapılmış ve temel Tanrı görüşüne bağlı olarak dinler ve inançlar sınıflandırılmışlardır.

Ayrıca bir de Tanrı-bilim eş deyişle (Theo-logie) vardır. Onun konusu ise daha çok hangi zamanda hangi yerde ve hangi toplumda ne tip Tanrı inancı vardır onu gözler önüne yansız bir biçimde sermektir.

Din Felsefesi ya da Theo-sophie’de Ontolojik, Kozmolojik, Teleolojik (ereksellik), Ahlâ ksallık ve Dinsel deneyimler (experience) gibi kanıtlar göz önüne alınarak bir “Tanrı”nın varolması gereği öne sürülmüş, bunun yanında Tanrı, evren, insan ilişkilerinin tasarımına bağlı olarak çeşitli “Tanrı Tasarım”ları oluşturulmuştur.

Bu tasarımlardan inanç olarak benimsenmiş ve yaygınlaşmış olanlarının başlıcaları, Teizm, Deizm, Panteizm, Pan-enteizm'dir.

XVI. yüzyılda Rönesans hareketi hızla Avrupa kıtasını etkisi altına almaya başlamıştı. Bu hareket giderek aydınlanma hareketine dönüştü ve kilise erki büyük ölçüde kırıldı. Kilisenin savunduğu Tanrı tasarımı vahye dayalı ve teistik bir tasarımdı, başka bir deyişle Kişi-Tanrı tasarımıydı. Kilise otoritesi kırılırken, doğrudan Tanrıyı yadsımak yerine, aydınlar Tanrı tasarımını değiştirmeyi uygun buldular.

Deizm (Yaratancılık ya da nedentanrıcılık) kavramı ve görüşü XVI. yüzyılda İngiltere’de ileri sürüldü. Lâ tince’de “Tanrı” anlamındaki "Deus" sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncecilerin (kiliseye bağlı olmayan) Tanrı inancını betimlemek için ortaya konmuştu. Önceleri “Tanrıtanımazlık” (ateizm) karşısında “Tanrıcılık” ya da “Tanrının varlığına inanmak” anlamında kullanıldı. Daha sonra “Yaratıcı-Tanrı” anlamına gelen "Teizm" sözcüğü benimsenince "Deizm", varlığı akılla bilinebilen ve evrene karışmayan bir Tanrı anlayışı olarak kendine özgü felsefi bir nitelik kazandı.

Deizmi savunanlar kendi Tanrı tasarımlarını “kişileştirilmiş, yöneticiliği ve deneticiliği kabul edilmiş Tanrı” anlayışına karşı, “kişilik dışı, ve yalnızca ilk neden ya da ilk devindirici olmakla yetinen bir Tanrı” olarak ortaya ko yunca bu açıkça Hıristiyanlığın Tanrısı’na bir savaş açımı olmuştu.

Çünkü böyle bir Tanrının evren ve insan ilişkisi yalnızca bir ilk nedene bağlı tutulmuştu o kadar. (Aristo’nun Tanrısı gibi).

Buna karşın vahiy, ilham, elçi (peygamber), kutsal kitap, yazgı (kader), kilise, papaz, ruhun ölümsüzlüğü gibi kişi, kavram ve kurumların tümü yadsınmıştı.

Kilisenin, bilim adamlarının çalışmalarına “Tanrı” ve “Din” adına karışması karşısında bu görüş bilim adamlarına özgür bir ortam sağladı.

Devindirdikten sonra Tanrı bile evrene karışmıyorsa ne kişiler ne de kurumların (kilise) Tanrı adına yaptırımı olamazdı.

Ve yine Tanrı, evreni, dünyayı ve insanı yönetmiyorsa tarihte hiçbir şey kutsal olamazdı. Kilise Tanrının bedeni değil düpedüz insan eseriydi. Kimse onun arkasına sığınıp başkalarını suçlayamazdı.

Bunun yanında Batı’lı bilginler doğa ile ilgili yeni bilgiler elde ettikçe dinsel inançlara başvurmadan evreni açıklamanın olanaklı olduğunu anladılar. Ayrıca akıl, doğası gereği Tanrının varolduğunu bulur, iyiyi, kötüyü ayırabilirdi. Bu nedenle otonom ve mekanik evren görüşü yandaşları "vahyi" de bir karışma olarak gördüler ve yadsıdılar.

Deizm hiç kuşkusuz bir Tanrı inancıydı, ancak o Tanrının belli hiçbir dini yoktu. Ünlü bir deyişle Deistlerce “Tanrı” evrenin dışına sürülmüştü.

Bu Aşkın-Tanrı anlayışı, karışan, yöneten ve Kişi-Tanrı niteliklerine uygun olmadığından içkinlik, üçleme (teslis), İsa’nın kutsallığı gibi inanışlar da geçerli olamazdı.

İngiliz düşünür Edward Herbert, De veritate (Hakikat üzerine) ad lı yapıtıyla bu anlayışın kurucusu sayıldı. Herbert’e göre, bir “Tanrı” vardır ve bu “Tanrı” dünyayı yaratmıştır ve de bunlar doğal hakikatlerdir. Çeşitli dinler us dışı tasarımlar ileri sürerek bu doğal hakikatlere gölge düşürmüşlerdir.

Herbert’i John Toland izlemiştir. Toland’ın etkisi çok yaygın olmuştur. Toland, “Yaratan-Tanrı” yerine “Neden-Tanrı” görüşünü ileri sürmüş ve Doğal din anlayışını savunmuştur. “Toland ortaya çıktığından beri, kiliselerde İsa’nın adı geçmez oldu, bütün papazlar ondan söz ed iyor" deyimi ünlüdür.

Toland, “Letters to Serena” adlı yapıtında giderek nedentanrıcılığı bile yadsıyan, örneğin: özdeğin kendinden devimsel olduğu gibi düşünceler ileri sürmüştür.

XVIII. yy. İngiltere’sinde bir süre aynı anlamda kullanılan “özgür düşünce”,“doğal din" ve “neden tanrıcılık” akımları felsefesel temellerini John Locke’ nin görüşlerinden almışlardır.

Fransız özdekçileri de XVIII.yy’da başta Rousseau ve Voltaire olmak üzere, deizmi benimsediler. Voltaire, “Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır. İsa adlı bir yahudiye ne gerek var” derken, Rousseau “Din, yüksek bir varlığın bizlere verdiği yüce bir duygudur ve onu din adamları gibi gereksiz aracılar bozmamalıdır” diyordu.

Deizm, dinsel konulara akılcı yöntemler uygulayan, Tarihi Hıristiyanlığa, gizemli bir din anlayışına, doğa-üstü inanışlara ve kilisenin otoritesine karşı çıkarak Hıristiyanlıkta baskının ve bağnazlığın kırılmasına yardımcı olan yarı dinsel yarı felsefi bir yaklaşımdır.

Bir başka anlatımla deizm, bir anlamda felsefenin din hi zmetinden ayrıldığı, insan aklının özgür düşünce doğrultusunda felsefeyi kendi başına bir disiplin olarak kullanmaya yöneldiği bir çabanın inancı olmuştur.

Aydınlanma çağında bu kadar devrimci ve ileri bir görüş sayılan deizm, çağımızda din kurumunun savunulmasında Tanrı düşüncesinin felsefesel alanda bile yadsınamadığı ve gerekli görüldüğüne kanıt olarak gösterilmektedir.

Oysa Deizm, bir bakıma utangaç bir Ateizmdir. Ünlü bir söyleyişle; "Panteistler Tanrıyı işten attı, Deistler Tanrıyı emekli etti, Ateis tlerde onu öldürdüler." denmiştir.

Deizm’in güçlü etkisi, önce aydınlar arasında ve giderek halk arasında kendini göstermeye başlayınca kilise de boş duramazdı.

Böylece kilise, Hıristiyan Tanrısı’nı, deizmin Tanrısı karşısında tartışılmak üzere "Teizm" a dı altında bir “Tanrı-tasarımı” biçiminde yeniden ortaya koydu. Kilisenin ileri sürdüğü “Teizm” kavramı, Lâ tince’de “Tanrı” demek olan "Deus" a karşılık, Grekçe’de “Tanrı” demek olan "Theos" dan türetilmişti.

Deizme karşın kendi Tanrı tasarımını ileri süren Kiliseye göre Teizm, eş deyişle “Kişi - Tanrı”cılık, bütün sınırlı ya da sonlu varlıkların şu ya da bu biçimde bağımlı bulunduğu, ama onlardan ayrı olarak var olan ve kişisel düzeyde sözü edilebilen bir Tanrı anlayışıdır.

Başka bir deyişle, Tanrı ile evrenin bir ve aynı yani özdeş olmadığını, aksine evrenin Tanrıya ontolojik olarak bağımlı olduğunu savunan bir görüştür.

Tanrıya insansal duygular yükleyen biçimine Kişisel Tanrıcılık, Tanrıyı tüm nesnelerin nedeni sayan biçimine Ussal Tanrıcılık denir.

Teizmi n Tanrısı, bilgisi, gücü ve istenci ile evreni yoktan var etmiş ve yine bilgisi, gücü ve istenci ile onu korumakta, yönetmekte, gözetimi ve denetimi altında tutmaktadır.

Kaza ve kadere egemendir. Buyruklarını kulları olan insanlara "vahiy" yoluyla iletir. Kutsal kitapları vardır ve bunlarla hem dünyasal hem de ölümden sonraki yaşamı düzenler. Her ölümlü, yaşamda yaptıklarının karşılığını alacak, buyruklara uyanlar ödüllendirilecek diğerleri ceza göreceklerdir.

İşte evren, böyle nitelikleri olan bir Tanrının eseridir. Tanrı evrenin yaratıcısıdır, onun varlık şartıdır ancak kendisi onun ötesinde ve aşkındır. Eş deyişle evren Tanrının bir parçası, bir görünümü ya da bir açınımı değildir.

Teizm önce deizme karşı olarak kilisece ileri sürülmesine karşın, daha sonra kiliseden bağımsız bir mezhep gibi yayılmaya başlamıştır. Teizmi benimseyenler bu görüşlerini, genellikle ussal kanıtlara ve deneyimlere dayandırmaya çalışmışlardır.

Bu çaba özellikle Batı düşünce tarihinde, Tanrının varlığını kanıtlamayı amaçlayan görüşlerin gelişmesine yardımcı olmuştur.

Deizm her ne kadar teizmin karşıtı olarak görünmekteyse de gerçekte değildir. Teizmin karşıtı ateizm ve giderek anti-teizmdir.

En genelde deizm, teizmin bir alt başlığıdır. Deizm gibi, panteizm (kamu tanrıcılık) ve pan-enteizm (çift kutuplu panteizm) de teizmin birer alt başlığı konumundadır.

Tanrıcılık kendi içinde aşağıdaki şekilde sınıflanabilir:

1. Kişi-Tanrıcılık + Ussal Tanrıcılık Teizm

2. Neden-Tanrıcılık ya da Yaratancılık Deizm

4. Kamu-Tanrıcılık ya da Doğatanrıcılık Panteizm

5. Çift kutuplu Kamu-Tanrıcılık ya da Diyalektik Tanrıcılık Pan-enteizm

Tanrıtanımazlık (Ateizm) ise hangi çeşidi olursa olsun bir Tanrı kabulünü ya da inancını benimsemeyen ve lojiğine almayan üstelik ona ilgisiz olan bir görüştür.

Ancak bir de anti-teizm vardır ki onun işlevi, Tanrıcılığın ileri sürülen her biçimine ve tasarımına karşı ussal yöntem ve önermelerle çürütme girişimleridir.

Ayrıntılar bir yana üç büyük semitik din; Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık “Teist” yapıdadır. Deist, panteist, pan-enteist gibi görüşler bağımsız birer din durumuna gelememiş ancak bu görüşlerin savunucuları daha çok bu semavi dinlerin her hangi birinin kutlu kişisi olarak kabul edilmiştir. Bu akımları benimseyenler dıştan bu üç dinin şemsiyesi altında durmakta ama gizli olarak da kendi görüşlerini yalnızca kendi üyelerine bir giz olarak açmakta, birer gnostik, sufi, ermiş olarak davranmaktadırlar.

Bruno, Boehme, Spinoza gibi filozofların ileri sürdüğü “Tek-ilkeci (monist) panteizm” görüşü giderek Tasavvuf içinde de benimsenmiştir. (Yahudi, Hıristiyan, Müslüman).

Panteizme göre, “Tanrı” her şeydir ve her şey “Tanrı”dır. Tanrı, evren, insan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Eş deyişle ontolojik olarak Tanrı, evren, insan bir ve aynıdır. Aşkın (transandantal) bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez.

Spinoza’nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanyası’ndaki ünlü düşünür ve mutasavvıf Muhiddin-i Arabi’ den etkilenmiştir.

B ilindiği gibi İbn. Arabi’nin görüşü "Vahdet-i Vücut" olarak ileri sürülmüştü.

Ancak bir çoklarının sandığının aksine, Spinoza’nın panteizmi ile İbn Arabi’nin vahdet-i vücud’u birbirinin aynı değildir.

Spinoza’da “Tanrı evrendedir ve evren kadardır”.

İbn Arabi’de ise “Evren Tanrıdadır ve bu durum Tanrıyı sınırlamamaktadır.”

İngiliz düşünürü White Head’e göre, Tanrının her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan niteliği vardır.

Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve evrenin bilincindedir. Ancak yalnızca bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı.

Diğer yanıyla ise Tanrı değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrının evrende içkin (immanant) olduğunu söylemek de doğrudur, evrenin Tanrıda içkin olduğunu söylemek de. Tanrı-evren ilişkisi karşılıklıdır.

Süreç felsefesi ışığı altında White Head’le başlayan bu akıma "pan-enteizm" ya da "diyalektik teizm" denir.

Pan-enteizme göre Tanrı hem değişmeyen (mutlak) hem değişen (göreli)dir. Hem zamanın içinde hem dışında, hem sonlu hem sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem neden hem sonuçtur.

Hartshorne Tanrının bir soyut bir de somut yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klasik teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen “donmuş” bir y e tkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme Tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişme.

Bu tanımla pan-enteizm hem deizmden hem de panteizmden ayrılır.

Deizm Tanrıyı ilk neden olarak görür ancak evren ile etkileşimini ve ilişkisini kabul etmez. Bu nedenle Tanrı, evrenin dışında ve aşkın bir konumdadır.

Panteizm ise Tanrıyı evrenin içinde ve onunla özdeş varsayar. Tüm oluşum ve neden sonuçlar tanrısaldır. Artık Tanrı ilk neden değildir.

Pan-enteizm Tanr ıyı soyut yanıyla evrenin dışında ve aşkın, somut yanıyla evrenin içinde ve içkin biçimde çözümlemiştir.

Tanrı kavramıyla ilgili düşüncelerden biri ve belki de düşünce ve özgür bilinç açısından en önemlisi Ateizmdir.

Ateizm, genellikle olumsuz (negative) ateizm olarak; Tanrı ve Din fenomeniyle ilgilenmez, onu bilginin konusu saymaz ve metafizik bir sayıltı olarak yadsır.

Ancak bir de olumlu (positive) ateizm ya da anti-teizm vardır ki bu görüş, tüm Tanrı tasarımlarına ve inancına ussal gerekçelerle karşı çıkmayı ve onları çürütmeyi kendisine iş edinmiştir.

Ateizmin bu biçimi ontolojik olarak “Tanrı sorunu”nu ele alır, bir kavram olarak var olan “Tanrı”nın bir varlık olarak nesnel bir gerçekliği bulunduğu ya da anlık (zihin) dışında genel bir “Tanrı” veya “Kişi-Tanrı”nın varolduğu görüşünü yadsır. Sonra da bu tutumunu eyleme dönüştürerek din ve ilgili kavramları tümüyle kişilerin öznel dünyalarından ve toplumdan söküp atmaya çalışır. Bu bakımdan “anti-teizm”in uğraşısı çok kapsamlı ve çok yönlü zor bir u ğraşı gerektirmektedir.

Anti-teizm yoluyla ateist olmuş bir kişi, bir aktif ateist’dir. Böyle birinin psişik durumu bazı psikologlarca teistlere benzetilmiştir. Çünkü olumsuz yönden olsa da bu insanların işi gücü (düşünsel anlamda) Tanrı ve dinle uğraşmaktır. Üstelik inanmadığı halde her türlü Tanrı tasarımını bilmek ve incelemek zorundadır. Anti-teist’in durumu hapishane gardiyanına benzer. Kendini özgür saymasına karşın, işi gereği hapishaneden ve tutuklulardan ayrılamamaktadır.

Günümüzde masonluk bili ndiği gibi iki büyük obediyansa ayrılmış durumdadır. Her ikisinin de ritüelleri hiç bir dine doğrudan bağlı değildir. Ya da hiç bir inanç sistemini diğerine üstün tutmaz. Buna karşın tutucu masonluk olarak bilinen obediyansa bağlı masonlardan katılım koşu l u olarak teistik bir Tanrıya inanma gereği aranmaktadır.

Bu da gösteriyor ki günümüz koşullarında bile teizm, deizm, ateizm sorunu varlığını toplumların içinde olduğu gibi masonluk bünyesinde de sürdürmektedir. Masonluktaki “Evrenin ulu mimarı” kavramına yakından baktığımızda, onun daha çok deizme yakın olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.

Spekülatif masonluk birinci Anderson yasası ile çalışmaya başladığında laik ve hümanist görüşü destekleyen deist bir Tanrı anlayışı ileri sürülmüştü. Ancak çeşitli baskılarla oluşturulan ikinci Anderson yasası yeniden teist bir nitelik kazandı.

Kıta Avrupa’sı ilk görüşü benimsemiş ve çalışmalarını bu yönde sürdürürken, İngiliz Masonluğu geri adım atarak teistik görüşe ön vermiş oldu.

Daha sonra çeşitli nedenlerin etkisi altında bu ayrım ülkemizde de gerçekleşti ve bir yan teist eğilim içinde kalırken diğer yan ilk biçimine bağlı olarak deist eğilimini sürdürdü.

Teist, deist ya da ateist Tanrı tasarımı kabullerinin insan bilincinde oluşturduğu örgütlenme modeline bağlı olarak masonluğun "tolerans" ilkesine bakacak olursak;

Teist bir bilinç, monoteist, panteist yapısıyla birlikte “tek doğru”, “tek gerçek” eğiliminde olacağından bütün iyi niyetlere karşın burada “tolerans” ilkesi çalışmaz . Bunun sonucu olarak da diğer insanların farklı görüşleri yaşam ve gelişim olanağı bulamaz.

Aslında bu tutum ateistler ve anti-teistler için de geçerlidir. Onlar da farklı tasarım ve düşüncelere toleransla yaklaşamazlar.

Bu iki yaklaşım karşısında deizm, her insana Tanrı tasarımında bile farklı olabilme özgürlüğünü tanımakla demokratik, laik ve insancıl bir yaşam için olanak ve ortam hazırlamaktadır.

Deist bir Tanrı tasarımı bir Ülkü’dür. Her insanın böyle bir ülküye moral olarak gereksinmesi vardır. Bu ülkünün Tanrısının masonlarca en belirgin özelliği "mimar" olmasıdır. Eş deyişle yapıcı’dır.

Bu demektir ki, her mason insanlık ülkü mabedini oluşturmak için bu yapıcı görevi üstlenerek insancıl bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunur.

Bu bağlamda bir insanın “aydın-bilge” bir insan olmasında herhangi bir Tanrı tasarımına ve inancına bağlı olma zorunluğu olmadığı gibi, ateist olması da zorunlu değildir.

Aydın-bilge insan olmanın yolu , “bilimsel bir tutum ile, ussal bir yaşam içinde, insan onuruyla var olma" yı başarmaktır.

Teist bi r insanın, inancına hiçbir gerçek kanıt bulması olanaklı olmadığı gibi ateist bir insanın da bir Tanrının var olmadığına ilişkin genel kabul görecek bir kanıtı yoktur. Buna karşın deist görüşe (tolerans altında) moral bir yaklaşım getirilebilir.

Simgesel bir üçleme ile Tanrı-Doğa-İnsan ilişkisi, masonik ülküyü içine alacak bir biçimde şöyle tasarlanabilir.

Bir yanda hiçbir biçimde kişileştirilmemiş, elçisi, vahyi, dinsel dogması olduğu ileri sürülmeyen ve her insanın kendi duyuncunda (vicdan) evrenin varoluşuna bulduğu bir yanıtın betimlenemez Tanrısı,

Diğer yanda özgür bilinç ve istenciyle kendi sorumluluğunu kendi ellerine almış İnsan. Arada ise tek bir antlaşma var o da Doğa-Yasaları (Lex Naturalis); her iki yanın zorunlu uyması gereken tek anayasa bu olsa gerek.

İnsan bu doğa yasalarının bilincine ve teknolojisine ulaşmakla doğayı kendi için değiştirebilmekte ve özgürleşme sürecinde yol almaktadır.

Öyleyse okunacak tek gerçek kitap vardır, o da “Doğa-Kitabı”dır.

Okuma dili de "Bilim-Dili"dir.

Ancak bilimsel ve ussal bir bilgilenme yoluyladır ki doğanın gizemine girilebilir ve ondaki gerçeklik bulunup açığa çıkarılabilir.

Bununla birlikte, insanın erdemi ve bilgeliği de us ve yaşam dışından değil somut insan ilişkilerinin içinden ve yaşamın gerçekliğinden oluşturulmalıdır.

Hiçbir duanın, hiçbir inancın ve hiçbir tapınmanın doğanın gizemlerinden tek bir gerçekliği açığa çıkardığı görülmemiştir.

İnsanın bu evrende gerçek tek bir dostu var, o da “Bir Diğer İnsan”dır ve tek güvenilir yöntemi var, o da “B ilimsel Yöntem"dir.

Erdemlerinin de tek bir kaynağı var, o da “İnsan Sevgisi”dir ve de tek kıvancı var o da “Özgürlük”tür.

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

 Mehmet S. Aydın DİN FELSEFESİ

Selçuk Yayınları, Ankara, 1990

Durmuş Hocaoğlu SEKÜLARİZM, LAİSİZM VE TÜRK LAİSİZMİ

Türkiye Günlüğü 29, Ankara 1994

KİTABI MUKADDES İstanbul 1976

TÜRK VE DÜNYA ÜNLÜLERİ ANSİKLOPEDİSİ

Anadolu Yayıncılık Fasikül 80

Orhan Hançerlioğlu FELSEFE SÖZLÜĞÜ

Remzi Kitabevi İstanbul 1982

Cemil Sena FİLOZOFLAR ANSİKLOPEDİSİ

Remzi Kitabevi İstanbul 1976

Doğan Özlem GÜNÜMÜZDE FELSEFE DİSİPLİNLERİ

Ara Yayıncılık İstanbul

Alfred Weber FELSEFE TARİHİ

Sosyal yayınlar İstanbul 1991

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconTiyatro ile ilgili ne tür çalışma içine girilirse girilsin, karşımıza...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconBir цykьyь, sahne olarak ayr?lm?? bir yerde, oyuncular?n sцz ve hareketleriyle...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconDoğal,beşeri ve ekonomik özellikler yönünden sınırları içinde benzer...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconDemokratik bir turkiye iCin katliamlarla yuzlesilmeli

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" icon2. Bir merhaleden güneşle derya görünür Bir merhaleden her iki dünya...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconKitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconH. O.: Tьm bu sьreзleri nas?l ke?fettin? Nas?l bir ara?t?rmaya girdin, kimlerden yard?m ald?n?
Цnce bilgi toplan?yor, yorumlan?yor, ba?ka bir bilgi alma aktivitesi yap?l?yor, sonuзlar з?k?yor. Profesyonellerle bir karar verme...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconSanat felsefesi sanatın,sanat yaratmalarının ve sanat beğenilerinin...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconForbes Dergisi tarafından bugün dünyanın en değerli markası olarak...

Oluşturulmalıdır. Bu tür bir çalışma, kuşkusuz geniş kapsamlı bir sunuyu gerekli kılar. Çalışmanın akışı içinde konu indirgenmiş, daraltılmış ancak anlam bozunumu olmaması için özen gösterilmiştir. Her ne kadar \"izm\" iconSanatsal bir obje gibi algılanmamaktadır. Halbuki Ressamları etkileyen...


Sanat




© 2000-2018
kişileri
s.ogren-sen.com